Nasıl bir sol ?

Sol, siyasi bir kavram olarak karşımıza ilk defa Fransız İhtilali çıkmıştır. İhtilal sonrası kurulan parlamentoda özgürlüklerin destekçisi olan halkçılar başkan koltuğunun solunda, değişime karşı çıkmakta olan zenginler,burjuva kişiler ise sağında otururlardı. Hatta bu gelenek bugün bile Fransız parlamentosunda hala devam etmektedir.
Tabi sol’u bu yazıda bu kadar dar bir perspektiften anlatmayacağım.

Sol toplumları doğrudan ilgilendiren bir kavram, bir yaşama şekli, insanlığın tüm tarihinde adeta bir toplumsal ayraç işlevi gören anlayıştır.
Bu açıdan bakarsak sol’ u üç (3) farklı şekilde ifade edebiliriz…
1-Kendiliğinden sol; materyalizmin Marksizm öncesi sürecinde yaşanmış ve bilimsellik taşımayan…
2-Kendisi için sol; reel sosyalizm sürecinde oluşan…
3-Toplum için sol; temellerini Ekim Devrimi’ ne dayandıran fakat sonradan terk edilmiş olan, o yüzden Dünya’ da henüz layıkıyla yaşanmamış olan…
Kendiliğinden oluşmuş olan sol anlayış zaten adı üstünde doğal bir karakterde olan, toplumsal hafızanın ürünüdür. Kendiliğinden oluşan bu yaşama biçimi, ilkel komünal toplumlardan kalan bir fenomen olarak Dünya’ nın birçok bölgesinde çeşitli zamanlarda uzun yıllar toplumlar tarafından uygulanmıştır.
Kendiliğinden sol’ un bu yapısal toplumsallığından dolayı örneğin M.Ö. 250’ li yıllarda İskenderiye’ de ya da Isparta’ da kurulmuş olan komünal toplumlar, yüzlerce yıl boyunca onlarca dış saldıralara rağmen kendini idame ettirebilmeyi başarmıştır. Aynı şekilde Çek’ in güneyinde kurulmuş olan Tabor yapılanması da Avrupalıların haçlı seferleriyle onlarca defa saldırmasından sonra ancak yıkılmıştır.
Dünya tarihinde bugüne kadar kendiliğinden solun kurmuş olduğu tüm toplumsal yapılanmalar ancak dış güçlerin yoğun müdahalaleri sonunda yıkılmışlardır.
Tüm bunlara rağmen kendiliğinden olan solu bitiremediler. Çünkü bu anlayış doğal toplumsal karakteristik yapılanmadır.
Bugünlerde bu yaşama biçimine karşı çıkanların iddia ettikleri şey; bunun ütopik olduğudur. Ütopik sosyalizm, Marksizm’ den sonra bilimsel sosyalizm gelişene kadar kendini öyle ya da böyle idame ettirdi. Marksizm ya da bilimsel sosyalizm, 20 yy’ da kapitalizme alternatif olan dünyanın en yaygın ideolojisi haline gelirken, bunun yan etkisi olarak “kendisi için sol” anlayışını istemeden de olsa yaratmak durumunda kalmıştır.
Marksizm, Leninizm, Maoizm vb. düşünseller zamanla kimi çevrelerce doktrinleştirilerek kendisi için sol haline getirildi. Bunlar, toplumsal olma karakterinden uzaklaşıp, kişilerin veya partilerin bir fraksiyon ideolojisi haline geldi. İşte bu yüzden, bu yapılanmalar, herhangi bir dış müdahaleye gerek duymadan, toplumsal karakter kazanamadıkları için yıkılıp gittiler.
Tam da bu arada bir parantez açarak Çin örneğini anlatmam gerekir: Çin, yukarıdaki örneklerin arasında en ilginç olanıdır. Çin Devrimi, bildiğiniz gibi Komünist Parti’ nin dinamikleriyle gerçekleşmiştir. Komünist Parti ilk önce Çin’ i Dünya’ daki tek sosyalist ülke ilan etti ardından yine bu parti öncülüğü ile kapitalizme geçildi. Bugün Küba’ da da aşağı yukarı aynı değişim yaşanmaktadır. Komünist parti öncülüğünde Küba, kapitalizme yumuşak bir geçiş yapmaktadır.
Sol, sosyalizm, Marksizm, Maoizm vs. adına her ne denirse, proleterya diktatörlüğü adı altında kurulan, onlarca yıl ayakta kalan yapılanmalar yukarıdaki anlattığım sebeplerden dolayı yıkılınca, varolan kapitalizmde bu ülkelere yerleşip kaldı. Bunun sebebi; solun ya da sosyalist solun toplumsallaşamamış, toplum tarafından benimsenememiş ve toplumsal bir doku haline gelememiş olmasındandır. Yani; sol partilerin artık kendisi için solculuk yapar hale gelmiş olmasındandır. Hal böyle olunca da solcular, sadece solculara yıllarca sol’ u anlatmışlardır.
Sol bugün bu anlayıştan kurtulmak zorundadır. Sol’ u solculara anlatmaktan vazgeçmek durumundadır. Sol, bu anlayıştan kurtulup toplumsal bir içerik kazanmalıdır. Gelinmiş olan bu durum karşısında kendisini sol cenahın içerisinde gören insanlar, bütün sol güçlerle bütünleşip, bilimsel bir algı içerisinde solu, toplumsallaştırarak geniş kitlelerin gereksinimi haline getirmelidir.
Bugün Türkiye’ ye baktığımızda; “kendisi için sol” anlayışını da, “kendliğinden sol” biçimini de görürürüz. Bilmek gerekir ki, sol bütün olarak sosyalist veya komünist değildir fakat her sosyalist veya komünist solcudur. Karşımızdaki Türkiye’ de, komünist olanlar da sosyalist olanlar da “kendisi için solcu” durumundadır. Komünistlerin kendi partileri var… Sosyalistlerin kendi partileri var… Fakat hiçbiri kitlesel toplumsal bir güç durumunda değildir. Solculuğun Türkiye’ de toplumsallaşması gibi bir durum söz konusu olmadığı için bu örgütler bugün kendisine solcu durumundadırlar.
Türkiye’ de kendliğinden sol olan unsurlardan birisi Kürtler, diğerleri alevileri ve üçüncüsü de genel emek güçleridir. Kürtler kendileri için eşitlik, özgürlük, demokrasi kimlik gibi isteklerde bulunuyor ve bunlar için gerektiğinde ölümüne savaşıyor. Bu amaçlar uğruna örgütlenmiş, gerektiğinde silahlanmış, parlementoda, belediyelerde Kürtleri ilgilinderen alanlarda varlık göstermeye başlamışlardır. Kürtleri bu mücadelelerini solcu olmak, solculuğu yaymak, solu toplumsallaştırmak, bu topraklar üzerinde sosyalist bir sistem kurmak amacıyla yapmıyor. Bütün bunları sadece Kürt halkının kendisi için yapıyor…
Aleviler de aynı şekilde… Örgütleniyorlar, yürüyüşler, mitingler yapıyorlar. Çeşitli taleplerde bulunuyorlar. Bunların hiç birisini solculuk için, sosyalist bir sistem için yapmıyorlar. Sadece kendi inançlarını özgürce yaşamak için, yani kendileri için yapıyorlar…
Gerek Alevilerin gerek Kürtlerin tüm bu talepleri aynı zamanda sol taleplerdir fakat bunlar Türkiye toplumunun tamamını kapsamayan taleplerdir. O yüzden de Türkiye halkları için kendililiğinden olma özelliği bir türlü aşılamıyor.
Kürtlerin ve Alevilerin dışında kalan genel emek gücünün bir kısmı ise, siyasal olarak örgütlenmiş, kendisi için sınıf olmuş fakat kendi taleplerini Kürt halkının ve Alevi halkının talepleriyle bütünleştirerek, toplumsal bir istek haline getirememiştir.
Anlattığım bu üç (3) unsurun da sosyalist veya komünist olmasını beklemek aptalca bir bekleyiş olur.
Herkesin ortak çıkarını temsil eden bir sol yapılanma mümkündür. Fakat bu sadece Kürtleri temel alan ya da sadece Alevilerin çıkarlarını gözeten unsurlarla olamayacağı gibi, “Ben sosyalist/komünist partisiyim sınıf temelli bir politika izliyorum hadi bakalım herkes benim etrafımda toplansın” demekle de kesinlikle olmaz.
Kendisi için solun ve kendisi için sınıf olmuş olan emek gücünün hiç olmazsa bir bölümü, kendiliğinden solun, Kürt ve Alevi toplulukları ile bütünleşip, onların kendiliğinden sol talep, birikim ve değerlerini kendi kazanımları gibi savunup, Türkiye çapında yaygınlaştırmadan solu asla toplumsallaştıramaz.
Sol, kendisi için sol’u ve kendiliğinden olan sol’ u tüm değerleriyle alıp, ortak bir zeminde bulaşturamadığı sürece, Türkiye’ de varolan sisteme alternatif oluşturamayacaktır. “Ben sınıf çatışmasını vurguluyorum” dersen, yani hala kendisi için solcu olmaya devam edersen, bütün bir solu ortak bir zeminde buluşturamazsan, bunun için yollar ve yöntemler üretemezsen Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi toplumsal bir yanılgıya düşersin ve dağılır gidersin.
Bu en somut örnekten çıkarılacak ders; Türkiye’ deki sol grupların kendileri için sol olmaktan kurtulup, toplum için sol olmaya çalışmasından geçer…

Neden mücadele etmeliyiz?

Toplumda mücadele eden birileri varsa, haklarınızı elde etmek işin mücadele ediyorsanız, bir şeylerin değişebileceğine inancınız varsa ve o inancı da hayatınızla destekliyorsanız süreç sonunda o toplumun geleceğine dair, son derece güçlü, güvenli ve bir o kadar da umutlu fikirleriniz var demektir.

Bugün öyle ya da böyle eksikleri, yanlışları çok olsa da, sonucunda hala ceza ile karşılaşılsa bile en azından dünümüze, geçmişimize, tarihimize bakacak olursak yaşadığımız dönemde bir çok şey’ i konuşup kısmen de olsa tartışmaya açabiliyoruz.

Tabi ki bu, şu ya da bu iktidarın veya dünya çapındaki gelişmelerin Türkiye’ ye yansıması sonucu değil, bizzat bu topraklar üzerinde, bu konularda bedeller ödeyen, mücadele eden insanların emeğiyle oluşmuştur. Türkiye’ deki bu zeminin oluşmasında bu mücadeleyi yapmış insanların payı büyüktür. Sonuçta mücadele edilmeyen hiç bir hak verilmez. Sen, sonuna kadar direnirsin ve elde edersin.

Bu, sadece Türkiye’ ye özgü bir durum değil, Dünya’ ya tarihsel açıdan baktığımızda da bunun hep böyle olduğunu görürüz. Ezilenlerin, yoksulların emekleriyle, mücadeleleri ile haklar kazanılmıştır. Bugün hala eksikleri olmasına rağmen hiç bir hakkı hiç bir zaman egemen sınıf vermemiştir. Ezilen kesim bedeller ödeyerek kazanmıştır.

Günümüzden yaklaşık 150 yıl kadar önce, dünyanın birçok ülkesinde işçiler günlük 16-18 saatlere varan sürelerde çalışıyordu. Bugün bu süre 8 saate indirildiyse bunlar işçilerin mücadeleleri sonucunda olmuştur. O dönemlerde işçiler ağır koşullar altında ve sağlıksız ve güvencisiz koşullarda çalıştıkları için ortalama 40’lı yaşlara geldiklerinde ölüyorlardı. Talepleri günlük çalışma sürelerini 8 saate indirmekti. O dönemde 8 saat calışma süresi için mücadele eden işçiler, bazı ülkelerde talep ettikleri haklara kavuştular. Örneğin 1848’ te Yeni Zelanda’da, 1855’ te Avustralya’ da kimi işçiler mücadeleleri sonucunda o dönemde 8 saat çalışma haklarını elde ettiler. Örgütlendiler, dernekler kurdular, grevler yaptılar, işverenlerin zor yaptırımlarıyla karşılaştılar, egemenlerin zor aygıtları karşısında direndiler, işlerinden atıldılar, gerektiğinde canlarından oldular ama neticede talep ettikleri hakları elde ettiler.

Konuyu sadece işçilerin ekseriyetinde de görmemek lazım. Bu konu geneldir ve bir çok konuda aynı felsefe geçerlidir. Mücadele eden kazanır.

Çok değil 15-20 yıl öncesinde bile Türkiye' de İnsan Haklarına küfür ediliyordu. Bugün "ileri demokrasi" diyenler demokrasiyi aşağılıyordu...

Ülkemizde bu dönemde halk mücadeleleri, toplumsal muhalefet tabanında gün geçtikçe artan bir pay ediniyor. Bir çok grup çeşitli konularda daha hak için mücadele ederken, hak arama taleplerinin politik bir içerik de kazandığını görüyoruz.

Bir bakıyorsunuz “kentsel dönüşüm” adı altında AKP tarafından uygulanan talana karşı evlerini yıktıkları mahalle sakinlerinin ağzında “barınma hakkı” mücadelelerini görüyoruz.

Bir bakıyorsunuz 4-C düzenlemesine karşı TEKEL işçileri “güvenceli iş hakkı” diyerek aylarca Ankara soğuğunda kar, kış demeden mücadelelerini sürdüyor.

Bir bakıyorsunuz “sağlık hakkı” adı altında tabipler, sağlık personelleri, hastalar, hasta yakınları beyaz eylemler düzenliyor.

Bir bakıyorsunuz işsizlikten bunalmış ataması yapılmayan öğretmenler “çalışma hakkı” adı altında çeşitli eylemlerde bulunuyor.

HES yapılanması karşısında “su hakkı”, doğanın tahrifi karşısında “çevre hakkı” , otobüs ve metro duraklarında söylenen “ulaşım hakkı”, bilimsel ve özgür üniversite için “eğitim hakkı”, sağlıklı koşullarda “yurt hakkı”, ana dilde eğitim hakkı vs.vs. liste uzatılabilir. Mücadele, geçmişte olduğu gibi bugünde birçok konuda çeşitli zaman ve mekanlarda sürdürülüyor ve bunun karşısında bazı haklar elde ediliyor.

Belkide yazının başındaki “mücadele eden kazanır” tümcesini şimdi kurmam gerekirdi. Bu mücadeleler Başbakan’ ın ya da egemenlerin dediği: “Birkaç marjinal grubun işi” kapsamında değildir. Bugün Arap coğrafyasında da halkın hak mücadelelerini görüyoruz. Egemenler çıkıp : “Birkaç marjinal grubun işi” diyor. Türkiye’ de de ezilenlerin, emekçilerin mücadelelerini, bizim egemenlerimiz öyle görüyor.
Bu direnişler, tepkiler, eylemler, mücadeleler bir insanlık sorunudur ve insanların vicdani bir iç muhasebelerinin sonucudur.


İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ ni 1948’de kaleme alan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun yaşayan tek üyesi Stephane Hessel gençlere sesleniyor ve “öfkelenin, isyan edin” diyor. Öfkeyi ve isyanı, insan olmanın en önemli şartı olarak görüyor.

Ait olmaktan gurur duyabileceğimiz bir toplum yaratmak için mücadele etmeliyiz. Hak taleplerimizin sonuna kadar arkasında durmalıyız.

Hukuk, Siyaset ve Demokrasi

En son 12 Eylül refefandumuyla 17. kez değişikliğe uğrayan, 1980 faşist darbesiyle gelen ve yürürlükte olan 1982 Anayasası, halen farklı olanların, ötekilerin, ezilenlerin, emekçilerin bir arada özgür ve demokratik koşullarda yaşamasına izin vermemektedir. 1912 – 1913 tarihlerinde İttihat ve Terakki’ nin Selanik’ te yaptığı kongrede alınanan tek dil, tek kimlik, tek bayrak, tek devlet, tek kültür, tek inanç kararları 2011 yılında halen geçerliliğini korumaktadır. Başbakan’ ın meydanlara çıkıp “tek”lemesi bunun en somut kanıtıdır.

12 Eylül ürünü olan 1982 Anayasası’ nın günümüze kadar onlarca maddesi değişse bile halen despot, ayrımcı, ırkçı yapısını muhafaza etmektedir. Yapılan referandumda eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum vaat eden, 12 Eylül’ ün darbeci generallerini yargılama yolunu açacağını söyleyen AKP iktidarı yine insanları aldatarak, yalanlar üzerine kurulu olan hegomanyasını bir kez daha ortaya çıkardı.

Geçtiğimiz günlerde Bodrum Yalıkavak’ taki Kenan Evren Caddesinin ismini değiştirmek isteyen bir takım ilerici ve aydın insanlar bunun için imza kampanyası başlattı. Basın açıklaması yapacakları sırada jandarmalar gelerek bu insanları gözaltına aldı...

Yani bırakın darbecilerle hesaplaşmayı, onları yargılamayı, onlarla yüzleşmeyi, onların getirdiği anayasal sistemi değiştirmeyi, onların “adını” bile değiştiremiyorsunuz.

Türkiye’ de genel anlamda kabul edilen bir kanı var: kuralları güçlüler koyar. Kim güçlüyse o alkışlanır. 1982 Anayasası %92’ lik “evet” ile onaylayan da bizim halkımızdı bugün 1982 Anayasası' na karşı çıkan yine bizim halkımız...

Siyaset ve hukuk ülkemizde birbirini biçimlendiren, karşılıklı olarak besleyen bir zemindedir..

Zamana ve kişilere göre şekil alıyor. İnsanlar kurallara bakmıyor, nasıl konulduğuna bakmıyor. Kim güçlüyse kural koyucu da o oluyor.

İnsanlar tarih boyunca kendi aralarındaki ilişkilerini düzenlemek için hukuka gereksinim duymuşlardır. En ilkel dönemlerden kalma “güçlü olanın kural koyması” anlayışı bugün ülkemizde en katı bir şekilde kendini göstermektedir. İktidarı ele geçiren egemenler kendi hukuk anlayışlarına göre devleti şekillendiriyorlar. Her iktidar kendi penceresinden bir hukuk çizgisi belirliyor. Bize de hukukun uygulanması sırasında yaşanan problemleri tartışmak kalıyor. Haliyle sorunları da çözemiyoruz.

Tarihe dönüp baktığımızda sınıf devrimleriyle de karşılaşırız. Bunlar burjuva devrimleri ve halk devrimleridir. Halk devrimleri sonucunda halk kendi yasalarını ve hukukunu oluşturmuştur. Aynı şekilde burjuva devrimleri sonucunda egemenler kendi sınıfını ve sermaye sahiplerini korumaya yönelik yasalar ve hukuk düzeni oluşturmuşlardır. Burjuva devrimlerinin kendi yasalarını uygulamaya geçirmeleri oldukça şiddetli olmuş hatta “devlet terörü” şekline dönüşmüştür.

Türkiye’ nin de kuruluşuna ve günümüze kadar olan sürecine baktığımızda genel anlamda egemen sınıfın hakim olduğu anlayışı görürüz.

Kurtuluş savaşı yıllarında halkın katılımı ve etkisiyle 1921 Anayasası halkın çıkarlarını bir nebze olsa korumaya çalışsa da hemen akabinde çıkarılan 1924 Anayasası ile halkın çıkarlarını koruyan, beklentilerini karşılayan çizgiden çıkılarak devleti koruyan bir anayasa felsefesi şekillenmiştir. Sonrasında ortaya çıkarılan anayasalar da bu ülkede yaşayan bireylerin, halkların, emekçilerin taleplerini göz ardı eden, devleti kutsallaştıran ve kurumsallaştıran, devletin işleyişine muhalif olanları bastıran bir yapıda karşımıza çıkmıştır. Tabi ki bu yapı kendini sadece anayasal anlamda değil farklı şekillerde de göstermiştir. İstiklal Mahkemelerine baktığımızda Türkiye’ de hukuk sisteminin bir devlet terörü haline geldiğini görürüz. Aynı şekilde Şark Islahat Planı da buna örnek gösterilebilir. Bu yelpazede bizim tartışma alanımızda yukarıda bahsettiğim gibi: “Bize de hukukun uygulanması sırasında yaşanan problemleri tartışmak kalıyor.”
İstiklal Mahkemelerinde o kadar kişi asalmasaydı, şu kadar kişi asmak yeterliydi, Şark Islahat Planı şöyle olsaydı, böyle olmasaydı vs. şeklinde tartışmalar sürdürüyoruz. Haliyle bu da problemlere çözüm olamıyor.

Sonrasındaki tüm anayasalarımız yine “güçlü olan kural koyar” felsefesinde şekillenmiştir. 1961 darbesi ile ordunun siyasete müdahale etmesi, hukukta yer edinmesi, 1971 darbesi ile MGK denilen yapının kurulması ve ardından gelen faşizan yaptırımlar, 1980 darbesi ile siyasi partiler yasası ve seçim barajlarının yükseltilmesi buna verilebilcek en somut örnekler arasındadır. Bu gelişmelere bir bütün olarak baktığımızda hukuk sistemimizin yapısını rahatça ortaya koyabiliriz. Zaten hukukumuzun çıkışı ve gelişimi temelde siyasi yapıdadır. Darbelerle şekillenmiş bir hukuk sistemi, darbeler üzerine yazılmış anayasal sistem ve devlet terörü dediğimiz kavramın ayyuka çıkmasıdır.
O yüzdendir ki Türkiye’ de hukuk üstünlüğünden bahsedilemez!

Ben bir hukukçu değilim fakat Türkiye’ deki hukuksuzluğu göremeyecek kadar da kör değilim. Hukuk en temel anlamıyla; insanların hak ve özgürlüklerini korumak için biçimlendirilen sistem bütünlüğüdür. Fakat Türkiye’ de hukuk, yapılaşmaya başladığı günden beri toplumsal muhalefeti bastırmak, direneni imha etmek, susturmak, korkutmak, sindirmek, devleti ve mekanizmalarını korumak, sistemin işleyişine muhalif olanları tehdit olarak gören bir zemin üzerine konumlandırıldı. Aslına bakarsanız bu sadece bizim ülkemize has bir sorun değil, kapitalist hegomanyanın genel anlamda böyle bir sıkıntısı var. Bu sorunu sadece ulusal düzeyde görmemek gerekir. Bu aynı zamanda evrensel bir sorundur. O yüzden bu sorunu çözmeye yönelik mücadelemiz enternasyonal düzeyde olması gerekir. Evrensel hukuk ilkelerinin yaklaşımı benimsenmelidir. Toplumun, muhalifin kesiminin bir tehdit olarak görülmemesi gerekir. Bu yazıyı yazarken bile korkulara kapılıyorsam ortada ciddi bir sorun var demektir. Yazıda “özgürlük, derin devlet, savaş, Kürt halkı, demokrasi” gibi kavramları kullandığımdan 3 ay sonra çok basit gerekçelerle ceza alabilirim. Sırf muhalif olduğum için basit gerekçelerle hatta gerekçe gösterilmeden bile ceza alabilirim. Bunun örnekleri çok...
Bu tür muhalif seslere karşı hukuk tıkır tıkır işliyor. Canları istediği zaman hukuk hiç sekteye uğramadan tıkır tıkır işliyor. Yani egemenler güçlü oldukları için kuralları koymakla yetinmiyor aynı zamanda kuralların işleyişini de kafalarına göre işletiyorlar. Bir taş atan, yumurta atan, slogan atan, yazı yazan anında örgüt üyesi olmakla suçlanabiliyor. Ülkemizde gelinen durum bu noktada...

Böyle bir Türkiye atmosferinde siz de ben de herhangi bir sebepten dolayı gözaltına alınabiliriz. Sıra siz de mi ben de mi Soner YALÇIN’ da mı bir önemi yok! Sıra hepimizde !

Ana muhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun şu sözleri dehşet verici. Kemal Bey öyle kolay karamsarlığa kapılacak ve bunu ifade edecek birisi değil. Ancak, bu denli karamsar ifadeler, tam da bir seçim öncesinde, sanırım daha önce hiçbir ana muhalefet liderinin ağzından duyulmadı:

“Hükümetin referandumla yaptığı değişiklikleri nasıl kişisel ve siyasi amaçlarla kullandığını gördük. Bundan sonra baskı halk tarafından daha hissedilir hale gelecek. Şu anda sesini yükselten, eleştiren bir tek CHP kaldı. Bizi de susturmaya çalışacaklar. Önce CHP’lileri, sonra bazı gazetecileri içeri atacaklar. (…) Her şey daha da kötüleşecek. Bizler için de siz gazeteciler için de. Baskı daha da artacak.”
Düşünün ana muhalefet bile bu derecede kendini baskı altında hissediyorsa, aslında pekte söylenecek söz kalmamış demektir. Bu sebeple Türkiye’ deki siyasi dinamiklere baktığımızda AKP’ nin patronojı altında tek parti rejimi kuruluyor. Bu rejim aslında 2006-2007’ den beri kendini göstermeye başlamıştı. Üniversiteler, ordu, yargı vs. çeşitli devlet mekanizmaları da AKP eliyle şekilleniyor. AKP veya Tayyip Erdoğan bu durumdan memnun olabilir fakat bana göre kendini bu rüzgara çok fazla kaptırmasın. Neticede 23 yıldır öylece duran Tunus vardı hemen yanımızda, 29 yıldır öylece duran Mısır vardı ne oldu o “hiç bir şey olmaz” dediğimiz ülkere ? Bin Ali körfez emirliklerine kaçtı. Humeyni istifa etmek zorunda kaldı. Bugün İran bile kayanıyor... Tarih boyunca her zaman olduğu gibi bu mücadeleyi de yine ezilenler, yoksullar verdi.

Türkiye’ de de ezilenler mücadele veriyor. Kürt halkının demokratik özerklik talepleri, Alevilerin kendilerini ifade edebilme mücadeleleri, kadın direnişleri, emekçilerin mücadeleleri vs. bunlar geniş kitlesel hareketler olmasa da küçük küçük direnişler şeklinde her yerde sürüyor. Bunların karşısında bazı haklar elde ettiklerini de biliyoruz. Zaten siyaset dediğimiz sistemler bütünü de tüm bu mücadeleleri, direnişleri birbirine bağlaması gereken ve bunları düzenli bir şekilde organize eden bilinçli bir çerçevede örgütleyen ve bir plan dahilinde tasarlayan mekanizmadır.

AKP kendisine karşı olanları siyaset yaparak yenmek yerine polis gücünü devreye sokarak muhaliflerini suçla ilişkilendirerek devre dışı bırakıyor. Erdoğan’ ın da dillendirdiği gibi “Polis rejimin teminatır.”
Kürtler mücadeleleri karşısında “ayrılıkçı terör”, ulusalcılar itirazları karşısında “darbeci terör”, sosyalistler muhalif olmaları karşısında “devrimci terör” etiketleri ile ilişkilendirilerek saf dışı bırakılıyorlar.
AKP’ nin bu korkuları aslında kendi korkaklığındandır. Bu sebeptendir ki öğrencilerin yumurtalı protestoları karşısında telaşlanıp sanki karşılarında öğrenciler değil gerillalar varmış gibi tepki gösteriyorlar. Bu sebeptendir ki Başbakanlık önünde yapılan küçük bir gösteri bile büyük bir korku ve paniğe yol açıyor. Çünkü kurdukları hegemonta en ufak sallantı karşısında yıkılabilir. Bu yüzden Tunus’ ta ve Mısır’ da olan gelişmelerin Türkiye’ de olmasından korkuyorlar. Yine bu yüzden Tunus ve Mısır olaylarına bianen çıkıp tek bir resmi açıklama yapamıyorlar.

Demokrasilerde olmazsa olmazlar arasında düşüncelerin ifade edilmesi vardır. Başbakan’ ın çıkıp “Ağzı olan konuşur” diye sitem etmesi demokrasi kültürünü alamamış olmasındandır. Demokrasilerde ağzı olan konuşur zaten! Erdoğan ve grubu kendilerine muhalif olanları politik yaparak karşı çıkmaları gerekirsen zor aygıtları kullanarak anti demokratik bir yapıda cevap vermektedirler. Basın AKP tarafından zapturapt altına alınmıştır. Zaten özgür basın dışında kalanların sermaye yandaşlığı yaptığını biliyoruz. Yandaş medya yaratmakla kalmayan Erdoğan, kendisiyle birleşmeyen medyaya da savaş açmaktadır. Bunun sebebi tahammül üst sınırının çok aşağılarda olmasıdır.

Sendikal haklarını kullanmak isteyen, hak gasplarının karşısında duran, sadece emeğini karşılını isteyen, ödenmeyen ücretlerini isteyen, fazla mesai bedellerini isteyen emekçiler de AKP’ nin “ileri demokrasi” uygulamasıyla karşılaşarak işlerinden atılıyorlar veya polis saldırılarından nasibini alıyorlar.Anayasal haklarını kullanmak isteyenlerin alacağı cevap, AKP’ nin “ileri demokrasi”si böyle...

Demokrasilerin bir yanı adalet ise diğer yanı da eşitliktir. Fakat bu topraklarda ne adaletten ne de eşitlikten söz edemiyoruz. Yasalar önünde sözde eşitlik vardır, fakat yasalar karşısında kapitalist ile işçinin eşitliği, varlıklı olmayanların seçilememesi eşitlik olmamasının göstergeleridir. Çünkü mevcut partilerde seçilme özgürlüğünü kullanabilmek için, seçim propagandalarını yürütebilmek için ciddi miktarlar talep edilmektedir. Partiler arasında da eşitlikten söz edemeyiz. Bir yanda devletin tüm maddi olanakları kullananlar diğer yanda yoksul kesimden oluşan, kendi aralarında topladıkları aidatlarla sınırlı bütçeye sahip partiler eşit olabilir mi? Bu da yetmezmiş gibi %10 seçim barajı, siyasi faaliyetlerdeki kısıtlamalar eşitsizliği daha da artırmaktadır. Türkiye’ de demokrasi dediğimiz “şey” aslına bakarsanız “burjuva demokrasisi”dir. Burjuva demokrasisi de sermaye egemenliğini hakim kılar. Burjuva, bu egemenliğini “yine” işçi ve emekçi halkın üzerine inşa etmektedir.

Hepimizin siyasi mekanizmalardan bağımsız bir şekilde, halkın kendi siyasetini yapması bakmasından siyasi partiler yasasının değişmesini, seçim barajlarının kaldırılmasını, siyasi partilerin bütçelerinin eşitlenmesini, yerel örgütlenmelerin güçlendirilmesini, yerinden yönetimlerin güçlendirilmesini desteklemesi gerekir.Çünkü bugün belediyelerimiz merkezin baskısı altındadır. Halkın iradesi, yönetime katılımı söz konusu değildir.

Emek – Sermaye çelişkisinin olduğu kapitalist sistemde sınıflar ortadan kaldırılmadan, üretim araçlarının mülkiyeti toplum üyelerine verilmeden gerçek anlamda eşitlikten bahsedemeyiz. Ezilen kesimen iktidasi anlamda köleliine son vererek siyasi üstünlük kurması ve haklarının genişletilmesi için demokrasiye ihtiyaç vardır. Türkiye’ de demokratik bir zemin için yaratmak için yapılan mücadele, sınıfın iktidar olma çabasını besleyen en önemli yollardan birisidir. Bu yüzdendir ki bugün bizlerin vereceği demokrasi mücadelesi, yarın sınıfın vereceği iktidar mücadelesinin yapı taşlarını oluşturacaktır. Bu sebeple, bugün kaçamayacağımız demokrasi mücadelemiz bizim tarihsel görevimizdir.